Sürerlilik Fiili Nedir? Kültürün Zamanı, Ritüelleri ve Kimliği Sürdürme Biçimleri Üzerine Antropolojik Bir Okuma
Bir dilin içine biraz daha dikkatle baktığımızda, yalnızca kelimeleri değil, insanların dünyayla kurduğu ilişki biçimlerini de görmeye başlarız. Bir toplumun zamanı nasıl algıladığını, bir davranışın ne kadar devam etmesini önemli bulduğunu, geçmiş ile bugün arasında nasıl bir bağ kurduğunu düşünmek için bazen oldukça küçük bir dilbilgisi yapısı yeterlidir. Türkçede eylemin devam ettiğini, sürdüğünü veya belirli bir süreç içinde gerçekleştiğini anlatan sürerlilik fiili de böyle bir kapı aralayabilir.
Buradaki mesele yalnızca “gelmek”, “beklemek”, “yaşamak” ya da “konuşmak” gibi fiillerin nasıl biçimlendiği değildir. Asıl ilginç soru şudur: Bir eylemin “sürmesi” bizim için ne anlama gelir? Beklemek neden bazı kültürlerde sabır, bazılarında saygı, bazılarında ise belirsizlik olarak görülür? Bir ritüelin yüzyıllarca tekrar edilmesi, yalnızca aynı hareketlerin yeniden yapılması mıdır, yoksa bir topluluğun kendisini yeniden kurma biçimi midir?
Bu sorular bizi dilbilgisinden antropolojiye, oradan ritüellere, akrabalık ilişkilerine, ekonomik sistemlere ve kimlik oluşumuna götürür.
Sürerlilik fiili nedir? Dilbilgisinden kültürel zamana uzanan bir soru
Türkçe dilbilgisinde “sürerlilik” ya da daha yaygın ifadeyle “süreklilik” anlamı taşıyan birleşik fiiller, bir eylemin devam ettiğini veya bir durumun belirli bir süre sürdüğünü ifade eder. Geleneksel dilbilgisi anlatımlarında -edurmak, -egelmek ve -ekalmak gibi yapılar bu bağlamda ele alınır.
Örneğin “çalışadurmak”, “süregelmek” veya “bakakalmak” gibi yapılarda eylemin yalnızca gerçekleşmesi değil, belirli bir süreç içinde devam etmesi ya da bir durumun sürmesi vurgulanabilir. Günümüz Türkçesinde bu yapıların bir kısmı gündelik konuşmada sınırlı biçimde kullanılırken “sürmek”, “devam etmek”, “süregelmek” ve “-ip durmak” gibi ifadeler süreklilik anlamını farklı yollarla taşır.
Ancak antropolojik açıdan daha ilginç olan, dilbilgisel kategorinin kendisinden çok “süreklilik” fikridir.
Bir toplum neyi sürdürür?
Bir aile soyunu sürdürebilir. Bir topluluk bir ritüeli sürdürebilir. Bir zanaatkâr tekniğini kuşaktan kuşağa aktarabilir. Bir ekonomik sistem belirli alışveriş biçimlerini devam ettirebilir. Bir insan çocukluğunda öğrendiği bir sembolü yetişkinliğinde başka anlamlarla kullanabilir.
Dolayısıyla süreklilik, yalnızca zamansal bir mesele değildir. Aynı zamanda toplumsal bir üretim biçimidir.
Sürerlilik fiili nedir? kültürel görelilik ve “devam etmek” fikrinin değişkenliği
Antropolojinin bize kazandırdığı en önemli bakışlardan biri kültürel görelilik düşüncesidir. Bir davranışı yalnızca kendi toplumumuzdaki ölçütlerle değerlendirmek yerine, o davranışın ortaya çıktığı kültürel bağlamı anlamaya çalışmak gerekir.
Bu yaklaşım süreklilik kavramına da uygulanabilir.
Modern kent yaşamında aynı işi yıllarca yapmak bazen durağanlık olarak değerlendirilebilir. Sürekli değişmek ise ilerleme ve başarıyla ilişkilendirilebilir. Oysa başka bir kültürel bağlamda tekrar etmek, tam tersine, güvenilirliğin ve toplumsal sorumluluğun göstergesi olabilir.
Örneğin ritüellerde tekrar olağanüstü önemlidir. Bir topluluğun her yıl belirli bir töreni gerçekleştirmesi dışarıdan bakıldığında “aynı şeyin yeniden yapılması” gibi görünebilir. Fakat ritüeli gerçekleştiren insanlar açısından bu tekrar, geçmişle bugün arasında canlı bir bağ oluşturur.
Victor Turner’ın ritüeller ve geçiş süreçleri üzerine çalışmaları, ritüellerin bireyleri yalnızca belirli törenlerden geçirmediğini; toplumsal ilişkileri yeniden düzenlediğini gösterir. Bir çocuk yetişkin olduğunda, bir genç evlendiğinde veya bir kişi toplumsal statü değiştirdiğinde ritüel, “kim olduğunu” yeniden tanımlayan bir eşik haline gelebilir.
Burada süreklilik ile değişim birbirinin zıddı değildir.
Ritüel aynı kalırken insanlar değişir.
İnsanlar değişirken ritüel yeni anlamlar kazanır.
Ritüeller: Aynı hareketin her seferinde yeniden anlam kazanması
Ritüeller, sürerlilik kavramını anlamak için belki de en güçlü antropolojik alanlardan biridir. Çünkü ritüel, tekrar üzerine kuruludur.
Yağmur duası, cenaze töreni, düğün, hasat şenliği, dini bayram, atalara yönelik anma töreni veya topluluk toplantısı… Bunların tümünde geçmişten gelen biçimlerin bugünde yeniden uygulanması söz konusudur.
Bronisław Malinowski’nin Trobriand Adaları üzerine gerçekleştirdiği saha çalışmaları, ritüel ile gündelik yaşam arasındaki ilişkinin ne kadar güçlü olabileceğini ortaya koymuştur. Malinowski özellikle kula adı verilen değiş tokuş sistemi üzerinden ekonomik ilişkilerin yalnızca maddi kazançla açıklanamayacağını göstermiştir. Nesnelerin el değiştirmesi aynı zamanda prestij, güven, ittifak ve toplumsal ilişki üretir.
Burada “sürdürmek” fiili yeniden karşımıza çıkar.
Bir kolyenin veya başka bir değer nesnesinin el değiştirmesi yalnızca ekonomik bir hareket değildir. Bu değiş tokuş zinciri sürdükçe insanlar arasındaki ilişkiler de yeniden üretilir.
Yani ekonomik sistem yalnızca malları değil, ilişkileri de dolaşıma sokar.
Ritüelin duygusal gücü
Bir ritüelin içinde bulunan kişinin hissettiği şey, dışarıdan gözlemleyen kişinin gördüğünden çok farklı olabilir.
Bir cenaze töreninde aynı duaların tekrar edilmesi, dışarıdan mekanik bir tekrar gibi görünebilir. Oysa yas tutan biri için o sözlerin her tekrarı, kaybın kabul edilmesine yardımcı olan duygusal bir çerçeve oluşturabilir.
Bunu düşündüğümde, çocukken katıldığım ve anlamını tam olarak kavrayamadığım bazı aile törenlerinin yıllar sonra zihnimde bambaşka bir anlam kazandığını hayal etmek bile yeterli geliyor. Çocukken yalnızca “yapılması gereken bir şey” olan davranışlar, yetişkinlikte aile geçmişinin izlerini taşıyan sembollere dönüşebiliyor.
İşte kültürel süreklilik tam da burada insanileşiyor: İnsanlar yalnızca gelenekleri tekrarlamıyor; gelenekler aracılığıyla geçmişte yaşamış insanlarla duygusal bir bağ kuruyor.
Akrabalık yapıları ve kuşaklar arasında süregelen bağlar
Antropolojide akrabalık, biyolojik yakınlığın çok ötesinde bir kavramdır. Farklı toplumlar “aile”, “soy”, “anne”, “baba”, “amca”, “dayı”, “kuzen” veya “atalar” gibi kategorileri farklı biçimlerde düzenleyebilir.
E. E. Evans-Pritchard’ın Nuer toplumu üzerine yaptığı çalışmalar, akrabalık ve soy ilişkilerinin toplumsal düzenin kurulmasında ne kadar önemli olduğunu göstermiştir. Nuer toplumunda soy ilişkileri, yalnızca bireylerin kim olduğunu belirleyen bir sınıflandırma değildir; toplumsal dayanışma, siyasal ilişkiler ve çatışmaların düzenlenmesi açısından da önem taşır.
Burada sürerlilik, soyun biyolojik olarak devam etmesinden daha geniş bir anlam kazanır.
Bir kişi “ben kimim?” diye sorduğunda cevap bazen “hangi aileden geldiği”, “hangi topluluğa ait olduğu” veya “hangi ataların hikâyesini taşıdığı” üzerinden verilebilir.
Bu durum kimlik oluşumunun yalnızca bireysel bir tercih olmadığını hatırlatır.
Kimlik, çoğu zaman daha önce başlamış bir hikâyenin devamıdır.
Atalar, hafıza ve süreklilik
Birçok toplumda atalarla ilgili anlatılar, yaşayanların geçmişle ilişkisini sürdürmesini sağlar. Bir aile büyüğünün hikâyesinin çocuklara aktarılması, yalnızca geçmiş hakkında bilgi vermek değildir. Çocuğa “sen bu hikâyenin bir parçasısın” mesajı da verir.
Sözlü kültürlerde bu aktarım özellikle önemlidir.
Bir masalın her anlatımında küçük değişiklikler olabilir. Buna rağmen anlatının sürmesi, topluluğun ortak hafızasını ayakta tutar.
Dolayısıyla kültürel süreklilik, kusursuz bir kopyalama değildir.
Tam tersine, çoğu zaman değişerek devam etmektir.
Ekonomik sistemlerde süreklilik: Para, emek ve karşılıklılık
Ekonomik antropoloji, insanların üretim ve tüketim davranışlarını yalnızca para ve piyasa üzerinden değerlendirmememiz gerektiğini gösterir.
Marcel Mauss’un “armağan” üzerine çalışması bunun klasik örneklerinden biridir. Armağan vermek, bazı toplumlarda karşılıksız bir iyilikten çok daha karmaşık bir sosyal ilişki yaratabilir. Bir hediye vermek, karşı tarafla bağ kurmak, sorumluluk oluşturmak, prestij kazanmak veya karşılıklılık ilişkisini sürdürmek anlamına gelebilir.
Modern kapitalist toplumlarda ise para, malların dolaşımını kolaylaştıran temel araçlardan biridir. Fakat burada bile ekonomik davranışların arkasında kültürel anlamlar vardır.
Bir dükkândan alınan ürünün “hediye” olarak seçilmesi, aynı ürünün kendimize alınmasından farklı bir sosyal anlam yaratır.
Bir iş yerinde yıllarca aynı geleneksel üretim tekniğinin korunması, yalnızca ekonomik verimlilikle açıklanamayabilir. Bu davranış, zanaatkârlığın, aile onurunun ve yerel kimlik duygusunun korunmasıyla ilişkili olabilir.
Kula ve ekonomik ilişkinin toplumsal boyutu
Malinowski’nin kula sistemi üzerine gözlemleri burada yeniden önem kazanır. Kula değiş tokuşu, ekonomik alışverişin toplumsal ilişkilerden ayrı düşünülemeyeceğini ortaya koyan güçlü örneklerden biridir.
Bir nesnenin dolaşımını sürdürmek, aynı zamanda kişiler arasındaki ilişkinin sürdürülmesi anlamına gelebilir.
Böylece “ekonomi” kelimesi yalnızca para, fiyat ve kârla sınırlı kalmaz. Güven, itibar, karşılıklılık, prestij ve toplumsal hafıza da ekonomik ilişkilerin parçası haline gelir.
Semboller: Bir toplum kendisini nasıl anlatmaya devam eder?
Semboller, kültürel sürekliliğin en görünür taşıyıcılarından biridir.
Bir bayrak, renk, kıyafet, dövme, mimari biçim, müzik melodisi veya yemek belirli bir topluluğun geçmişini bugüne taşıyabilir.
Clifford Geertz’in Bali üzerine çalışmaları, kültürel sembollerin yüzeyde görünen davranışlardan çok daha yoğun anlamlar taşıyabileceğini göstermiştir. Geertz’in ünlü horoz dövüşü çözümlemesi, görünüşte bir eğlence veya bahis etkinliği olan olayın statü, erkeklik, rekabet ve toplumsal hiyerarşiyle nasıl bağlantılı olduğunu ortaya koyar.
Bir sembolü yalnızca “ne olduğunu” sorarak anlamak çoğu zaman mümkün değildir.
Asıl soru şudur:
Bu sembol insanlar için neyi temsil ediyor?
Sembolün anlamı neden sabit değildir?
Aynı sembol farklı toplumlarda tamamen farklı anlamlara sahip olabilir.
Bu nedenle kültürel görelilik, sembolleri değerlendirirken de önemlidir. Kendi kültürümüzde olumlu, kutsal veya sıradan kabul ettiğimiz bir nesnenin başka bir toplumda farklı bir anlam taşıması şaşırtıcı değildir.
Bu farklılık, “hangi kültür doğru?” sorusundan çok “bu anlam nasıl oluşmuş?” sorusunu sormayı gerektirir.
Antropolojik merakın en güzel taraflarından biri de budur.
Bilmediğimiz bir şeyi hemen yargılamak yerine önce anlamaya çalışırız.
Kimlik oluşumu ve “devam eden benlik”
İnsanların kimliği de bir anlamda sürerlilik üzerine kuruludur.
Çocukken olduğumuz kişiyle yetişkinlikte olduğumuz kişi aynı değildir. Fakat yine de geçmişimizle aramızda bir süreklilik hissederiz.
Aynı durum kültürel kimlik için de geçerlidir.
Göç eden bir aile düşünelim. Aile başka bir ülkeye taşındığında dili, yemek alışkanlıkları, bayramları ve aile ritüelleri zaman içinde değişebilir. Buna rağmen bazı gelenekler özellikle korunur.
Bir çocuğun evde büyükannesinin konuştuğu dili duyması, belirli yemeklerin yapılması, aile hikâyelerinin anlatılması veya belirli bayramların kutlanması, kültürel hafızanın devam etmesine yardımcı olur.
Fakat ikinci kuşak bu gelenekleri ilk kuşakla aynı biçimde yaşamayabilir.
İşte burada kültürel sürekliliğin paradoksu ortaya çıkar:
Bir kültürün devam etmesi için aynı kalması gerekmez.
Değişerek devam etmek de sürekliliktir.
Saha çalışması bize ne öğretir?
Antropolojinin önemli özelliklerinden biri, insanların yaşamlarını uzaktan soyutlamak yerine onların gündelik dünyasına yaklaşmaya çalışmasıdır. Saha araştırmaları, araştırmacının bir topluluğun gündelik yaşamını gözlemlemesini, insanlarla konuşmasını ve çoğu zaman uzun süre onların arasında bulunmasını gerektirir.
Bu süreçte küçük ayrıntılar büyük önem kazanır.
Kim kimin yanında oturuyor?
Kim ilk konuşuyor?
Bir yemeği kim hazırlıyor?
Bir armağan nasıl veriliyor?
Bir çocuğa hangi aile hikâyesi anlatılıyor?
Bir cenazede hangi davranışlar tekrarlanıyor?
Bir düğünde hangi semboller kullanılıyor?
Bu soruların her biri, toplumun kendisini nasıl yeniden ürettiğine ilişkin ipuçları verir.
Saha çalışmasının duygusal tarafı da burada başlar. Başka insanların hayatlarını gözlemlemek, bazen kendi alışkanlıklarımızın ne kadar “doğal” göründüğünü fark ettirir.
Bir süre önce çok sıradan kabul ettiğim bazı aile davranışlarını düşündüğümde, aslında bunların da belirli bir kültürel tarihin ürünü olduğunu fark etmek oldukça sarsıcı. Herkesin “normal” sandığı şeylerin aslında dünyanın yalnızca bir köşesinde normal olması, insana hem alçakgönüllülük hem de merak kazandırıyor.
Dil, antropoloji ve disiplinler arası düşünme
“Sürerlilik fiili nedir?” sorusu ilk bakışta Türkçe dilbilgisinin dar bir konusu gibi görünebilir. Fakat dil ile kültür arasındaki ilişkiye yaklaştığımızda soru genişler.
Dilbilim bize eylemlerin nasıl ifade edildiğini gösterir.
Antropoloji bu eylemlerin hangi kültürel bağlamlarda anlam kazandığını araştırır.
Sosyoloji toplumsal ilişkileri ve kurumları inceler.
Psikoloji süreklilik ve hafıza deneyiminin birey üzerindeki etkilerini ele alır.
Tarih, geçmişten bugüne aktarılan değişimleri izler.
Felsefe ise zaman, varlık, değişim ve süreklilik gibi kavramların ne anlama geldiğini sorgular.
Bu nedenle sürerlilik kavramı, disiplinler arasında küçük ama güçlü bir köprü oluşturabilir.
Bir fiilin “devam etmekte olduğunu” anlatmak ile bir toplumun geleneklerini devam ettirmesi arasında doğrudan dilbilgisel bir eşitlik kurmak elbette doğru olmaz. Ancak her ikisi de insan deneyimindeki önemli bir soruya dokunur: Bir şey değişirken nasıl aynı zamanda devam edebilir?
Süreklilik ve değişim: Kültür aslında neyi korur?
Kültürleri yalnızca “geleneklerini koruyan” sistemler olarak görmek yanıltıcı olabilir. Kültürler sürekli değişir. İnsanlar göç eder, teknolojiler dönüşür, ekonomik sistemler yeniden yapılanır, evlilik biçimleri değişir ve yeni kuşaklar eski sembollere yeni anlamlar yükler.
Buna rağmen kültür ortadan kaybolmaz.
Çünkü kültür, yalnızca nesnelerden oluşmaz.
Kültür; hatırlama, anlatma, tekrar etme, öğretme, taklit etme ve dönüştürme süreçlerinden oluşur.
Bir çocuk ninesinden bir yemek tarifi öğrenir, fakat tarifi kendi mutfağında değiştirir. Bir genç ailesinin dilini konuşur, fakat sosyal medyada başka bir dil karışımı kullanır. Bir topluluk eski bir bayramı kutlar, fakat kutlamaya yeni müzikler veya yeni teknolojiler ekler.
Bunların hepsi kültürel sürekliliğin farklı biçimleridir.
Başka kültürlere bakarken empatiyi sürdürmek
Antropolojik perspektifin belki de en değerli katkısı, başka insanların dünyasını anlamaya çalışırken kendi dünyamıza da yeniden bakmamızı sağlamasıdır.
Bir ritüeli anlamsız bulmadan önce onun insanlar için ne ifade ettiğini düşünmek.
Bir akrabalık sistemini garip olarak nitelendirmeden önce o sistemin hangi toplumsal ihtiyaçlara cevap verdiğini araştırmak.
Bir ekonomik alışverişi yalnızca maddi kazanç üzerinden değerlendirmeden önce ilişkinin, itibarın ve karşılıklılığın rolünü görmek.
Bir sembolü yalnızca görüntüsüne bakarak yorumlamamak.
Bunların her biri, empatiyi bir duygu olmaktan çıkarıp bir anlama pratiğine dönüştürür.
Başka kültürlerle karşılaşmak bazen bizi rahatsız eder. Çünkü alıştığımız dünyanın tek mümkün dünya olmadığını gösterir. Fakat bu rahatsızlık aynı zamanda değerli bir başlangıçtır.
Bir başka toplumun ritüelinde, akrabalık sisteminde, ekonomik ilişkisinde veya kimlik anlayışında kendimize yabancı bir şey gördüğümüzde hemen geri çekilmek yerine biraz daha yaklaşabiliriz.
Belki de “onlar neden böyle yapıyor?” sorusunu “bu davranış onlar için hangi hikâyeyi sürdürüyor?” sorusuyla değiştirmek yeterlidir.
Sonuç: Bir fiilden daha fazlası olarak sürerlilik
Sürerlilik fiili nedir? sorusunun dilbilgisel cevabı, eylemin devamlılığını veya sürekliliğini ifade eden fiil yapıları etrafında şekillenir. Fakat antropolojik açıdan “sürerlilik” kavramı çok daha geniş bir düşünme alanı açar.
Ritüeller tekrar ederek toplulukları birbirine bağlar.
Akrabalık yapıları kuşaklar arasında ilişkiler kurar.
Ekonomik sistemler mallarla birlikte güveni, prestiji ve karşılıklılığı dolaşıma sokar.
Semboller geçmişin anlamlarını bugüne taşır.
Kimlik ise bütün bu süreçlerin içinde sürekli yeniden kurulur.
Bu nedenle kültürel süreklilik hiçbir zaman yalnızca geçmişi olduğu gibi korumak değildir. İnsan toplulukları geçmişten aldıkları biçimleri dönüştürür, yeni koşullara uyarlar ve yeni kuşaklara aktarırlar.
Belki de kültürün en etkileyici özelliği tam burada saklıdır: Kültür, değişerek devam eder.
Bir söz başka bir kuşağa aktarılırken değişebilir.
Bir ritüel yeni bir anlam kazanabilir.
Bir aile başka bir ülkeye taşınabilir.
Bir ekonomik alışveriş yeni teknolojilerle gerçekleştirilebilir.
Bir sembol farklı bir bağlamda yeniden yorumlanabilir.
Ama insanlar anlatmaya, hatırlamaya, paylaşmaya ve yeniden kurmaya devam ettikçe kültür de sürer.
Dil bize “süregelmek” gibi bir yapıyı öğretirken antropoloji, aslında insan topluluklarının da benzer bir soruyla yaşadığını hatırlatır: Geçmişi kaybetmeden nasıl değişebiliriz?
Belki başka kültürlere bakarken aradığımız en değerli cevap budur. Çünkü her toplum, kendi ritüelleri, sembolleri, akrabalık ilişkileri, ekonomik alışkanlıkları ve kimlik biçimleri aracılığıyla bu soruya farklı bir yanıt vermektedir. Bu yanıtların hiçbirini tek bir ölçüyle değerlendirmek yerine onları kendi tarihleri içinde anlamaya çalıştığımızda, kültürel çeşitlilik yalnızca uzak ve egzotik bir manzara olmaktan çıkar.
Kendi hayatımızın da başka insanların hayatları gibi sürdürülen, dönüştürülen ve yeniden anlamlandırılan bir kültürel hikâye olduğunu fark ederiz.
Dilbilgisi açıklamasını kesinleştir
Okuyucularımıza Sürerlilik fiili nedir hakkında samimi ve düzenli bir içerik sunmanın mutluluğunu yaşıyoruz.